7 Aralık 2011 Çarşamba

Vespa Bir Yaşam Tarzının Hikayesi


          Bir motorsiklet düşünün.Üzerinden yaklaşık altmış sene geçmesine rağmen orijinalliğinden ve yalınlığından bir şey kaybetmesin.Zamanın ruhu ne olursa olsun kendine her zaman geçecek bir yer bulabilsin.Roma sokaklarında onunla birlikte yaşasın,ölümsüzleşsin.En önemlisi de onu kullanan herkesi kendine hayran bıraktırsın.Evet tahmin edebildiğiniz gibi bu motorsiklet İtalya’nın gururu olan onun ruhunu yansıtan Vespa’lardan başkası olamaz.
                Vespa, İtalya’nın 2. dünya savaşının o yıkıcı günlerinin ardından ayağa kalkmasının beklide en güzel örneklerinden biridir.Savaş öncesi uçak üretimiyle ilgilenen Piaggio firması savaş sonunda elindeki fabrikayı savaşın yıkıntıları içinde buldu.Bu zor günlerde firma uçak sektöründen ayrılma kararı alır.Ülkenin de zaten uçaktan ziyade bozuk yollara ve kötü ekonomik duruma dayanabilecek yenilikçi bir motorsiklete  ihtiyacı vardır.Bunun üzerine ekonomik ,sağlam ve aynı zamanda konforlu bir araç tasarlama görevi aynı zamanda uçak mühendisi olan Corradino D'Ascanio’ya emanet edilir.Motorsikletlerle arası iyi olmayan Corradino D'Ascanio yeni bir tasarımla ortaya çıkar.Bütün bir gövde yapısı olan, vitesi elle değiştirilebilen, motoru arka tekerleğinin üzerinde olan yepyeni bir iki tekerlekli araçtır.Saatte altmış kilometre hız yapabilen bu ilk model 98cc’lik 3,5 beygir güç üretebilen bir motora sahipti. MP 6 kod adıyla dizayn edilen bu araç şirketin o zamanki başkanı olan Enrico Piaggio’e sunulur.Başkan aracı eşek arısına benzetmesi ile de adı konmuş olur.İtalyanca eşek arısı demek olan Vespa adı konur.
                  Bu alışılmışın dışındaki motor ilk yolculuğuna Nisan 1946’da başladı.İlk yılında değişik tepkilerin eşliğinde piyasaya 2,484 adet scooter sunuldu.Ertesi yıl 10,535,1948 yılında da  19,822 adet üretimi yapıldı.Bu yükseliş böylece katlanarak devam etti.Vespa kısa zamanda beklenenden büyük bir başarıyla Avrupa yollarının en zarif aracı haline geldi. Kısa zamanda Almanya,Belçika,İspanya ve İngiltere’de üretimine başlanır.1956 yılında da bir milyonuncu Vespa yollara çıkar.O artık Avrupa’nın savaş sonrası yeni gururudur.Bu büyük başarısı beraberinde taklitlerini de doğurur,ama o kendisini özgünlüğünü kaybetmeden geliştirmeyi de becerir.1948’de 125, 1955’de 150 GS, 1963’de 50cc, 1968'de Primavera ve 1978’de 125, 150 ve 200 cc’lik versiyonları piyasaya sürülen PX Vespa’nın ileriye dönük atılımları olmuştur ve olmaya da devam ediyordur.


                        Bütün bu gelişimin ve ilerlemenin içinde özünde değişmeyen tek şey Vespa’nın özgürlükçü ruhudur.Bu yüzden her zaman motorsiklet tutkunlarının kalbinde ayrı bir yer elde etmiştir. Hatta hayatında hiç motorsiklete binmeyenlerin bile.Dolce Vita yıllarında o her zaman scooter ile eş anlamlı kabul edilmiştir.İtalya’yı ziyaret eden yabancı muhabirler İtalya’yı hep Vespa’ların ülkesi olarak tasvir etmiştir.Bu şöhreti onu Hollywood filmlerinde de yer almasını sağlamıştır.Unutulmaz film Roma Tatili’nde Audrey Hepburn and Gregory Peck ile başrolde yer almıştır.  İtalya’nın bu haşarı çocuğu görünen o ki daha uzun bir süre efsanesinin izinden tam gaz gitmeye devam edecek.
                  

Kentleşme


        İnsanoğlu sosyal bir varlık olarak birlikte yaşama kültürünü tarih boyunca geliştirdi. İlkel toplumlarda başlayan kabile yaşantısı iş bölümlerinin artması ve güvenlik ihtiyaçları ile birlikte köylerin kurulmasına sebep verdi. Merkezi otoritelerin yerleşmesi beraberinde kentsel bir yapının doğmasını sağladı. Kentsel olguyu meydana getiren irili ufaklı daha birçok neden sayabiliriz ama önemli olan onun kendi içindeki işleyişini kavramaktır.
        Kent hayatı beraberinde kalabalık insan topluluklarını getirir. Bu kadar insanın ufak bir alana tıkışması ve onların ihtiyaçlarının giderilmesi büyük iaşe sorunları içerir. Bu yüzden kent ile kırsal arasında çok önemli bir bağ vardır. Kırsal kentin ihtiyacı olan yiyecek ihtiyacını karşılamak zorundadır. Kurulan pazarlar köylünün şehre mallarını iletebilmesinin ilk zamanlarda en önemli yoluydu. Kentlerin zenginliğini soylular ve yönetim kademesinde bulunan memurlar sağladığından tüccarlar daha baskın bir konuma gelememişlerdi. Kimi yerde bu kentler güvenlik amacıyla surla çevriliyorlardı. Ekonomik faaliyetlerin tam olarak gelişmemesi tarım üretimini kısıtladığından dolayı nüfuz artışı belli seviyelerde kalıyordu. Bazen şehri vuran salgınlar gerilemeye neden oluyordu. Kentleşme emekleme dönemlerinde bunun gibi birçok sorunla yüz yüze geldi.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Tekellerin Dünyası


              Rockerfeller gibi petrol sanayisinde çok büyük bir gücü elde edenlerin önüne geçmek için Amerika da çıkan anti tröst yasaları bize 20. yy. nasıl bir asır olacağının sinyallerini verdi. Belli ekonomik dallarda tek bir gücün nasıl bir canavara dönüştüğünü ve karşısına çıkan bütün rakiplerini acımadan yediğini fark eden Amerikalılar buna dur demek zorunda kaldılar.
            Peki ya şimdi ?
      Şimdi artık hiçbir şirket Rockerfeller gibi bunu herkesin gözüne sokarak yapmıyor. İşin oyunları daha profesyonel şekilde oynanıyor. Şirketler danışıklı dövüş yoluyla kendi aralarında piyasaları paylaşıyorlar. Reklâm yollarıyla tüketici üzerinde markalaşma faaliyetleri düzenleyerek duygusal yolla onları kendilerine bağlıyorlar. Tüketim alışkanlığını sonuna kadar aşılayarak insanları doyumsuz varlıkları çeviriyorlar. Organik varlıklar halini alan şirketler amacı sadece daha fazla kar elde etmek isteyen bir organizasyona bürünüyor. Her sene kar elde etmek artık kimseye yetmiyor. Artık her sene bir önceki seneden daha fazla kar elde etmek gerekiyor. Tekelleşen bu şirketler sermayenin peşinde artık neresi karlıysa o sulara yön alıyorlar. Kapitalizmi sonuna kadar kullanıyorlar.
           Peki, bundan sonra ?
     Sosyalizm ülküsüyle Rusya’da yaşanan devrim bize farklı bir ekonomik yapıyı gösterdi, lakin teori ile pratik insan doğasının yapısı  nedeniyle aynı zeminde kaynaşamadı.Totaliter ve zayıf bir ekonomik düzen kuruldu. Karl Marx’ın hayalindeki düzen değildi bu. Zaten 1990 yılına kadar anca dayandı ve yıkıldı. Kapitalizm ve onun büyük şirketleri zaferlerini ilan ettiler. Kimileri tarihin sonunun geldiğini bile iddia etti. Tabii ki tarihin sonu gelmedi ve insan yeni tecrübelerle tarihini yazmaya devam edecek. Kapitalizm şimdilik önden gitmesine rağmen doğurduğu eşitsizlikler dünya halklarının tepkisini günden güne daha fazla çekiyor.
       Büyük şirketler tarihte olmadıkları kadar rahatlar. Paranın kutsallığının peşinde onların peşinden giden siyasi zümreler uçurum daha da açılmasına sebep oluyorlar. Düzen patlama noktasına gelmemesine rağmen artçılarını onlarda hissediyorlar. Yoğun bir propaganda halkın sesini bastırmaya çalışıyor.

Anadolu Uygarlığından Helen Uygarlığına


                 Avrupa’nın kendi kökleri olarak kabul ettiği Helen Uygarlığı aslında Anadolu’nun bağrından kopan göçlerin sonucu olarak kendini kurmuştur.Ege kıyılarının Anadolu tarafında Helen Uygarlığının gelişiminden önce İyonyalılar’ın ve diğer irili ufaklı şehir devletlerinin yeşerttiği medeniyet bizim Türk insanımızın kavramak istemediği bir miras. Bu toprakların zenginliğinin bir başka kanıtı aslında bu kültür mirası.
                 Pers saldırılarıyla zayıflayan bu Anadolu medeniyetleri bizim şu anda maruz kaldığımız beyin göçüne benzer bir durumla karşı karşıya kaldılar. Bilginler daha özgür ve olanakları daha iyi bir seviyeye gelen Atina’ya gittiler. Beraberlerinde yeni bir anlayışı da sürükleyerek Helen Uygarlığının tohumlarını attılar. Tarih bu açıdan bize yüz yıllar öncesinden önemli dersler veriyor. Umarım bugün ülke olarak aynı hatayı yapmayız. Değerlerimize sahip çıkıp, onların sayesinde hak ettiğimiz yerlere geliriz.    

Mısır ve Piramitler


                      Geçen okumaya başladığım mimarlık ile ilgili bir kitapta eski uygarlıkların en muhteşem örneği olan Mısır’daki Gize piramitleri hakkında ilginç bilgilere denk geldim yine. Şimdiye kadar gitmek nasip olmadı ama bu merakımla elbet bir gün gitmeyi başaracağım.
        Eski dünyada böyle büyük bir eserin yapılması hala bir muamma olarak kalmasına rağmen uzaylılarında bu piramitleri yapmış olacağına ihtimal vermiyorum. Mısır uygarlığının binlerce sene ayakta kalabildiğine göre böylesine büyük bir inşaat projesini yürütebilecek kapasiteye sahip olduğunu düşünüyorum. İnsanların ancak ölümsüzlük ve öteki hayatın anlamı için ihtişamlı anıtlara başvurması insanı şaşırtmasada çölün ortasında edebiyete yolculuğu temsilen yapılan Firavun mezarları büyüleyici. İslam uygarlıklarının bu kadar büyük eserleri hor görüp araştırmaması ise düşündürücü. Bu arada mumya ve tabutunu görmek isteyen meraklıların Arkeoloji Müzesi’ne giderek yakından ihtişamlarını görebilirler.

4 Aralık 2011 Pazar

Nagazaki'de Çocuklar


            Nagazaki’yi insan her duyduğunda garip bir ürperti sarıyor her yanını.Cümleye nerden gireceğini bilemeden kalıyorsun.Yutkunmak isteyip yutkunamıyorsun.Yapılan hiçbir şeye anlam veremiyorsun.Derin bir sessizlik kalıyor sadece geriye.
            O uğursuz günde insanlar her zamanki gibi yataklarından kalkmıştı.Çocuklar erkenden haylazlık peşinde koşmaya başlamışlardı.Gözleri çekikti ama onlarda bizim gibi çocuklardı.Saklambacı ve şekeri seviyorlardı.İnsanlar savaşın zorlukları içindeydiler.Hayata bir şekilde tutunmaya çalışıyorlardı.Daha iyi bir geleceğin hayali içindeydiler.O sabah bir uçak geçiyordu sadece şehrin üzerinden.Pırıl pırıl parlıyordu kanatları.Çocuklar merakla onu izliyordu.Uçak olup uçuyorlardı hayallerinde.Bir nokta düşmeye başladı sonra ve büyük bir ışık sardı her yanı.İnanılmaz bir sıcaklık dalgası vurdu önce insanları.Daha ne olduğunu anlamadan kül oldu kimileri.İlk on saniyede şehrin merkezini şok dalgası vurdu ve kırk bin kişi ayrıldı güzel şehirlerinden.Geride kalanlara daha büyük acılar kaldı sadece.Koca şehir bir ateş topu gibi yanıyordu.İnsanlar kollarından dökülen derilerinin acısıyla hayaletler gibi yürüyorlardı.Cehennem dünyaya gelmişti sanki.Nehirden insan cesetleri akıyordu.Nagazaki kırmızıya boyanmış,can çekişiyordu.Çocukların seslerinin yerini insanların acı çığlıkları almıştı.
       Washington’da toplantı odasına kısa bir mesaj geldi sadece.”Görev tamamlandı.”Komutan mesajı okuyup masadan kalktı ve günlük programına devam etmek için odasına gitti.

Savaş Suçu


                İnsanoğlu tarihi boyunca paylaşamamanın verdiği hırslar ile hep birbirinin boğazına sarıldı,savaşlar çıkardı.Her savaşın sonunda da kazanan taraf kendisindeki hataları göremeden karşısındakini yargıladı.20 yy. iki büyük savaşında da bu böyle oldu.Kazanan yine acımasızca savaşın bütün suçunu yenilene attı.
             Nürnberg mahkemelerinde yargılanan Nazi üst düzey yetkilileri tarihin en büyük soykırımlarından birini gerçekleştirdiler ve bu konuda yargılanmaların herkes yürekten istiyordu.Uluslararası toplum bu konuda doğru hassasiyetleri göstermişti.Ama ne yazık ki alman şehirlerini bombalama kararı alarak yüz binlerce sivilin ölümüne neden olanları aynı duyarlılıkla adaletin önüne çıkaramadılar.
             Japonlar aynı ırkçı yaklaşımlarla Asya’da binlerce masumun hayatına son verdiler ve bunun sonucunda savaş sonunda yargılandılar.Fakat onları yargılayanlar Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombalarının sebep olduğu yüz binlerce ölü ve yaralının sorumluluğunu hiçbir zaman kabullenmediler.Belki onlar mahkeme önünde yargılanamadılar o zaman,ama barışa inanan herkes onları kendi yüreklerinde yargıladılar.Japonlar her sene bu büyük acılarını ölenlerini anarak gösteriyorlar ve şu sözü bize hatırlatıyorlar “Düşmanın için en büyük ceza onu affetmektir.”